Ülkemizdeki terör sorunu nasıl çözülür?

15 Aralık 2009 Salı

Köylülüğün tasfiyesi Türkiye’nin önünü açıyor Ahmet Turan Alkan

Bir ay kadar önce yaşanan Tunceli krizi, bugünlerde yatışmış görünüyor; ülkemizde gündem çok hızlı değişiyor çünkü. Türkiye, başka yer ve zamanlarda bir asra sığan gelişmeleri çok yoğunlaştırılmış hâliyle son 5-10 sene içinde yaşadı; kısaca hatırlayalım:

1- Askerî vesayet rejiminin dayanakları birer birer çürüyor, hükümsüz kalıyor.

2- Türkiye, savunma konseptini değiştiriyor; bütün komşuları düşman sayan, buna ilaveten içeride de ‘iç düşmanlar’ın varlığını gerekli kılan savunma anlayışı hükümsüz kalmaya başladı.

3- Darbecilik daha önceleri Türkiye’nin siyaset geleneğinde vatan kurtarıcılığı olarak tebcil edilip kutsanırken şimdi suç sayılıyor; darbe teşebbüsleri sorgulanıyor. Aralarında asker kişilerin de olduğu bir dizi sanık mahkeme önünde hesap veriyor.

4- Yakın zamana kadar tek başına şüpheli veya güvenilmez anlamı veren Kürt, Ermeni, Alevi, Kızılbaş gibi kavram ve kelimeler ‘açılım’ konusu hâline geldi. Daha önce tabu sayılan konular rahatlıkla konuşuluyor, tartışılıyor ve en mühimi bu açılımda inisiyatifi devlet üstleniyor.

5- Ve Türkiye, köylülüğü tasfiye ediyor; hem bir üretim modeli olarak, hem de şehir kültürüne katkı mânâsında köylülük tasfiyeye uğruyor. Buna bağlı olarak, tabii iklimini kaybettiği için köylülük kavramına bağlı davranış kalıpları da değişime uğruyor.

ŞEHİR HAYATININ, ORTA SINIFIN YÜKSELİŞİ

Bu itinasız listenin ilk dört maddesi, beşinci şıkkın türevi veya tabii sonucu sayılabilir. Bir üretim modeli olarak aile işletmesine dayalı küçük zırai işletmelerin ve toprak mülkiyetinin ufalması yarım asır içinde şehirli sayısını abartılı miktarda artırdı. Eğitime talep yükseldi ve neredeyse güç belâ karşılanabilir raddelere ulaştı. Eğitimli, ihtisas sahibi genç sayısı artıyor ve bu gençler hızla birer küçük burjuvaya dönüşüyorlar. Bu insanların meselelere bakışı, babalarının ve dedelerinin yaklaşımından çok farklıdır. Onlar tabii olarak çatışma yerine uzlaşmayı tercih ediyorlar; ortak çıkarlarının temsili için örgütlenmeyi becerebiliyorlar. Refah artışı taleplerinin rantçılık, çetecilik, vurgunculuk, eşkıyalık veya haydutluk gibi yollarla değil, istikrar içinde kurumsallaşmaktan geçtiğini biliyorlar; siyasi istikrarın önemini anlıyor ve meşru siyaseti destekliyorlar. Onların korunacak toplumsal mevzileri var; o yüzden hukukun şehir hayatı içinde ne kadar gerekli olduğunu, devlet yönetiminin hukuksuzluk istikametine saptığında ne kadar tehlikeli yerlere gidebileceğini görüyorlar.

Köylülüğün tasfiye sürecinin ortalarındayız; pek çoğumuzun zihninde köy, hâlâ canlı hâtıralarda zihnimizin bir köşesinde duruyor ve köye bağlı davranışların tortusu henüz toplumsal refleksten tamamen silinebilmiş değil.

DARBELER DÖNEMİ KAPANDI ÇÜNKÜ…

Meselâ darbeler döneminin köylülükle doğrudan bağlantısı var: Nüfusun çokluk itibariyle köylerde tutunduğu dönemde şehirler, darbelere mukavemet edecek güçten mahrumdu; çünkü kendi başına sınıf çıkarlarını savunup örgütlenecek bir orta sınıf henüz pek cılızdı. Darbelere direnmesi beklenen çevreler ise darbecilerle işbirliği ve yardakçılık yapmayı daha güvenilir bir liman sayıyorlardı. Türkiye’de hukuk camiasının hemen her darbe sonrasında darbecileri kutsayıp günahtan arındırması, emellerini darbecilerin istikametiyle birleştirmesi çok manidardır; hukuk camiasına akademik çevreleri, etkili basın kuruluşlarını ve gazetecileri, bürokratları da eklemek gerekir. Türkiye’de darbeler sadece ideolojik sebeplerle değil, daha ziyade darbeye karşı çıkacak güçlü bir orta sınıfın yokluğuyla izah edilmelidir.

YA KÜRT MESELESİ?

Sadece ideolojik bir mesele olarak, zaman zaman moderniteye bağlı bir kimlik meselesi olarak algılanan Kürt meselesinin köylülük problemine bağlı boyutu ihmâl edilebilir mi? Şehirleşme hızının düşük olduğu dönemlerde Kürt isyanları kolaylıkla toplumdan izole edilerek gözden saklanabiliyor, tecrid edildiği mıntıkada zaman içinde bastırılabiliyordu. İsyanlar döneminden başlayarak şehirlere yönelen yoğun Kürt göçü, Kürtler arasında şehirli bir orta sınıf meydana getirirken, Kürt önderleri de Cumhuriyet’in eğitim kurumlarında sınıf atlama mücadelesine giriştiler ve Kürt hareketinin içindeki şiddet boyutunu dağda ve şehirlerde terör tarzında gündeme getirdiler. Bugün Kürt hareketi kendi köylülüğünü tasfiye açmazı içindedir. DTP milletvekillerinden Emine Ayna’nın geçen hafta gazetelere akseden, “Tabanımız bizden dağa dönmemizi istiyor” şeklindeki garip açıklaması, dağda siyaset yürütme tarzının alışıldık üslubundan uzaklaşılmasından tedirginlik duyan bir alışkanlığı, daha doğrusu kolaycılığı aksettiriyor; hâlbuki DTP, Meclis’te kendi grubuyla temsil olunan, meşru bir siyasi örgüttür. Bu örgütün her krizde ‘dağa döneriz ha’ tehdidini antika bir tüfek gibi duvarda asılı tutması başka neyle izah olunacak? Buna mukabil mutedil, yani şehirlerde düzen kurmuş, kariyer inşa etmiş Kürtlerin, ‘dağ kadroları’na karşı henüz sesini yükseltmeyecek derecede cılız duruşu meselenin bir başka kesitini teşkil ediyor.

YİĞİTLİK ŞEHİRLERİN DİLİNE NASIL TERCÜME EDİLİR?

Meseleye ‘köylülük tortularının tasfiyesi’ açısından bakınca, önceden fark edilmeyen başka boyutlar da fark edilebiliyor böylece. Bir süre önce, demokratik açılımın başlangıç günlerinde muhalefete geçen ve bu uğurda “Gerekirse dağa çıkarız” tehdidinde bulunan bir başka siyasi partimiz daha var: ‘Dağda siyaset’ motifinin sağdaki siyasetçilerimizin şuurunda hâlâ yer buluyor olması doğrusu pek gariptir. Öyle anlaşılıyor ki yiğitlik, alplik, cesaret ve vatan uğruna gözünü kırpmadan canından vazgeçmek gibi heyecan dozu yüksek davranış biçimlerinin, şehirli hayata uygun sürümlerini hazırlamakta ihmâlkâr davranılmıştır. Dara düşünce ‘zorla siyaset’ usullerini hatırlamak, pek de demokratik gelenekler arasında zikredilemez çünkü.

VE TUNCELİ…

Tunceli’yle başlamıştık, öyle bitirelim: Tuncelililerin Öymen’in sözlerine gösterdikleri infiali haklı bulduğumuzu belirtmiştik fakat bilinen tarihten beri Dersim ve havalisinin ‘düzen’e direnişinde, devlete nüfus kaydı yaptırmamak, vergi ve asker vermemek, kamu görevlilerine şüpheyle bakmak gibi geleneksel Dersimli tepki davranışlarının hemen ardında duran saik dikkatle incelenmelidir. Dersimliler öteden beri kimselerin kendilerine karışmamasını savunarak bir direniş kültürü geliştirdiler ve zamanla bu kültürü ideolojik kalıplara dönüştürdüler. Bunun adını nasıl koymalıyız; büyük denizde kaybolmamak endişesi midir; Tunceli’yi, sanayileşmenin kirinden uzak tutmayı amaçlayan bir nevi küçük bağımsız İsviçre ütopyası mı?

Meselenin, köylülüğün genel tasfiyesi ile alâkası var mıdır; onu da okur-yazarlık oranlarıyla haklı bir şöhret yapan Tunceli menşeli aydınlar tartışmalıdır.

MENDERES NASIL KAYBETTİ; ERDOĞAN NASIL KAZANDI?

Demokrasiye artık ‘kibar görünelim; elbiseler üzerimizde şık dursun’ cinsinden budalaca bir gerekçeyle ihtiyaç duymuyoruz; demokrasi, yükselen orta sınıfların ideolojisidir ve bu sınıflar, korunmaya, savunulmaya değer şeyleri bulunan kitlelerdir.

Türkiye’de askerî vesayet ve darbeler dönemi, antimiliter duygularımız ayyuka çıktığı için kapanmıyor; orta sınıflar, askerî darbeyi ve askerî yönetimi artık verimli bulmadığı, istikrarı uzun süreliğine aksattığı için istemiyorlar. Demokrasi, her şeye rağmen sınıflar arasında uzlaşma kültürünün bilinen en iyi aracı. Köylülüğün tasfiyesi, orta sınıfları güçlendiriyor. AK Parti 2007′de orta sınıfın desteğini yanında bulduğu için askerî muhtıraya aldırış etmedi. Rahmetli Menderes ise son derece uyduruk gerekçelerle darbecilere teslim olmak zorunda kaldı; çünkü köylü toplulukların engin oy deposunda en ufak bir itiraz homurtusu bile duyulmamıştı.

26 Kasım 2009 Perşembe

Hüseyin Çelik in açıklaması

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, ''Demokratik Açılımın'' bir ayağının Türkiye'de demokrasinin ve özgürlüklerin standardını geliştirmek, diğer bir ayağının ise 25 yıldan beri devam eden terörü bitirmek ve terörle mücadelenin yeni bir safhaya girmesini sağlamak olduğunu anlattı.

Bugüne kadar terörle mücadele denildiği zaman akla hep güvenlik tedbirlerinin geldiğini, sadece polisiye ve askeri tedbirlerle bu mücadelenin yapılamayacağını ifade eden Çelik, bunun ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal, psikolojik ve sosyolojik boyutunun olduğunu söyledi.

Çelik, bugüne kadar bir siyasi iradenin bu iş için ''oy'' ve ''eleştiri alırım'' kaygısıyla ortaya çıkmadığını ifade ederek, ''Biz bu işi ne kadar geciktirirsek o kadar daha çok kan kaybederiz. O kadar daha çok kaynak ve enerji kaybederiz'' dedi.

İRA'nın Kuzey İrlanda'daki bir asırlık faaliyetleri sonucunda ölen insan sayısının bin 800 kişi olduğunu, İspanya'daki ETA terör örgütünün uzun yıllar süren faaliyetleri sonucundaki insan kaybının ise sadece 800 olduğunu dile getiren Çelik, şunları kaydetti:
''Bizim 25 yıllık terör sonucu kaybettiğimiz insan sayısı 40 bin küsurdur. Birçok insanın ocağına ateş düşmüştür. Annelerin gözyaşları sel olmuştur. Babalar evlatsız, çocuklar babasız kalmıştır. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye doğrudan 300 milyar dolar bu işe harcamıştır. Bugünkü kurlarla 450 katrilyon. Bugüne kadar ölü ya da sağ etkisiz hale getirilen PKK'lı sayısı yaklaşık 30 bindir. Bir PKK'lının etkisiz hale getirilmesinin bu ülke insanına maliyeti 10 milyon dolardır. Yani 15 milyon Türk Lirası'dır. Herkes şapkasını önüne alıp düşünmek zorundadır.''

DEMOKRATİK AÇILIM

Hüseyin Çelik, ''Demokratik Açılım Projesi''nin bir devlet projesi olduğunu ancak AK Parti Hükümeti eliyle yürütüldüğünü bildirdi.

Çelik, İstanbul Aydın Üniversitesinde öğrencilere ''Demokratik Açılım Projesi''nin anlattı.

Bir Televizyon programı için çekilen ''Söz Kampüsten İçeri'' programına konuk olan Çelik, millet olmak için tek ırktan olmak gerekmediğini belirterek millet kavramının ortak bir geçmişi, ortak bir vatanı, ortak bir gelecek planlaması, ortak değer ve paydaları olan insanların gönüllü birlikteliğinin adı olduğunu söyledi.
Farklı ana diller, farklı etnisiteler, farklı bölgeler, farklı mezhepler olabileceğini ancak bu durumun sizin farklı millet olacağınız anlamına gelmediğini belirten Çelik, demokratik toplumun çoğulcu toplum olduğunu dile getirdi.

Çelik, AK Parti'nin iktidara geldiğinden bu yana çoğulcu, demokratik yapıyı pekiştirmek, Cumhuriyeti demokrasiyle pekiştirmek için ortaya konulan hedef doğrultusunda, birçok şeyin yapıldığını, ancak 4 ay önce bu programın daha sistematik hale getirildiğini söyledi.

Programda soruları yanıtlayan Çelik, ''Bu bir devlet projesi mi? yoksa AK Parti'nin kendi inisiyatifiyle geliştirdiği bir durum mudur?'' soru üzerine ''Bu bir devlet projesidir. Fakat AK Parti Hükümeti eliyle yürütülmektedir. Olması gereken de budur. Tarihin hiçbir döneminde devlette bu kadar uyum olmamıştır. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakanı, Genelkurmay Başkanı, sivil ve askeri bürokrasisi memleketin kaderiyle ilgili bir konuda hiçbir zaman bu kadar uyum içinde olmamıştır. Bu Türkiye için şanstır '' diye konuştu.

TÜRKİYE'NİN 3 BÜYÜK PROBLEMİ

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Çelik, uluslararası diplomaside Türk devlet adamlarının önüne çıkan 3 büyük problem olduğunu, bunların Kıbrıs meselesi, Ermeni diasporasının propagandaları ve PKK terörü olduğunu söyledi.

Hükümet'in yürüttüğü aktif bir dış politika sayesinde başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere PKK terör örgütünün lojistik desteğinin kesildiğini ve ona olan sempatinin önemli bir kısmının ortadan kaldırıldığını dile getiren Çelik, Suriye, İran, Irak'la birçok anlaşma yapıldığını hatırlattı.

Çelik, bu çalışmaları sadece polisiye tedbirlerle değil diplomasi, bölgenin ekonomik olarak ayağa kaldırılması ve bölge insanının gönlünü kazanarak yürüttüklerini kaydetti.

Çelik, Habur'dan 34 kişinin gelişindeki görüntülerin herkesi çok rahatsız ettiğini ve bunun kabul edilebilir ve savunulabilir görüntüler olmadığını söyledi.

SÜRECİN ZORLUKLARI

Doktorların bir hastayı ameliyat etmesi gerektiğinde narkozun başlı başına bir risk olduğunu, ameliyatın ayrı bir risk olduğunu, sonrasında başka türlü acıların yaşanacağını ve ardından iyileşme sürecinin geleceğini anlatan Çelik, şöyle devam etti:
''Ama siz bu risk ve zorlukları göze alamazsanız o hastayı iyileştiremezsiniz. Türkiye'de maalesef gözümüze ve gönlümüze batan bazı problemler olabilir, ama başkalarının yanlışlarından hareket ederek biz doğrularımızdan vazgeçemeyiz. Ülkemiz ve milletimiz adına doğruları yapmaktan vazgeçersek, korkarım ki daha birçok anne ağlamaya devam edecek, daha birçok evladımız toprağa düşecek, daha birçok kaynağımız heba olacak. O yüzden sergilenen olumsuz tablolar nedeniyle bu süreç durduruldu, ama mesele makul bir düzeye geldiği, bu iş güven vermeye başladığı, kötü niyetler ortadan kalktığı, birileri oradan gelişleri zafer sarhoşluğu haline getirmediği zaman bu mesele tekrar değerlendirilir ve tekrar başlatılabilir. Dağdakilerin silahlarını bırakıp normal hayata dönmesi gerekiyor. Elbette lider kadrosu değil, suça bulaşmamış olanlar. Bir taraftan da dağa çıkışların engellenmesi gerekiyor.''

RİSK ALMAK

Çelik, bu süreçte akıllarını duygularının önüne çıkardıklarını, bazı şeyler gözlerine ve gönüllerine batsa bile sabırlı olacaklarını ve toplum olarak bunun üstesinden gelineceğini anlattı.

''Siyasi ve sosyal problemlere askeri tedbir bulamazsınız'' diyen Çelik, siyasi ve sosyal olayların siyasi ve sosyal çözümleri olduğunu vurguladı.
Çelik, ''Hiç kimse Hükümetimizden şapkadan tavşan çıkarmayı beklemezin. Okus pokus yöntemiyle bu sorunlar hallolmaz. Hükümetimiz, devletimiz doğru yoldadır ve bu süreç devam edecektir''diye konuştu.
Bu sürecin riskleri altında kalmayacaklarını dile getiren Çelik, ''Atatürk'ün Samsun'a çıkması bir risk değil miydi? Ama eğer çıkmasaydı bu iş olmazdı. Eğer risk alan ülke, yönetim, siyasi irade değilseniz hiçbir şey yapamazsınız. Halkımız bu demokratik açılım sürecinin hedefinin sadece Ahmet, Mehmet, Doğu, Güneydoğu olmadığını, 72,5 milyon insanı ilgilendiren bir mesele olduğunu biliyor. Bu iş rayına girdiği zaman da halkımızın bu endişeleri giderilecektir'' dedi.

''TÜRKİYE'NİN ÜNİTER YAPISI ASLA TARTIŞMA KONUSU DEĞİLDİR''

Çelik, ''halkın endişelerinin yanlış enformasyondan kaynaklandığını'' dile getirerek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Bir kara propaganda yapılıyor. Türkiye'nin üniter yapısı asla tartışma konusu değildir. Biz tek devletiz, tek milletiz, tek vatanımız var. Bayrağımız ay yıldızlı Türk Bayrağı, İstiklal Marşımız da Mehmet Akif Ersoy'un yazdığı İstiklal Marşı'dır. Ve resmi dilimiz de Türkçe'dir. Bunlardan taviz verilmesi ve tartışma konusu yapılması asla söz konusu değildir. Terör örgütünün elebaşıyla, illegal örgütlerle AK Parti'nin masaya oturması, birilerinin iddia ettiği gibi mücadelenin bırakılıp müzakereye geçilmesi de asla söz konusu değildir. Biz legal, meşru zeminlerde, legal ve meşru kurumlarla görüşürüz. Bunu herkesin bilmesi gerekir.''

Çelik, TBMM'deki tartışmadan sonra birçok kişinin endişelerinin ortadan kalktığını, endişe edenlerin ''çok da endişe edilecek bir şey yokmuş'' noktasına geldiğini anlatarak bu konuda ümitsiz olmadığını, halkın da ümitsiz olmadığına inandığını ifade etti.
Hüseyin Çelik, Türkiye Cumhuriyeti'nde her vatandaşın kendisini 'öteki hissetmemesi' gerektiğini kaydetti.
Türkiye'de seçimlerin zamanında yapılacağını söyleyen Çelik, bir soru üzerine ''Türkiye'de toprak bölünmesi olacağına asla inanmıyorum. Gönüllerdeki bölünme daha tehlikelidir'' dedi.
Devamı için tıklayın.

1. Anketin Sonuçları

978 katılımcı olmuştur.


16 Kasım 2009 Pazartesi

Açılım Erdal Şafak

Açılım
Kürt sorununun iki yönü var. İlki "Güvenlik". İkincisi ise "Özgürlük, insan hakları, demokratikleşme."
30 yıl boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümetler birinci yönü öne çıkaran politikalar izlediler. Kürt sorununu güvenlik sorununa indirgediler. Ya da "Güvenlik sorunu çözülmeden Kürt sorunu tartışılamaz" yaklaşımını sergilediler.
Güvenlik sorununu ise "Daha az özgürlük", "Daha çok baskı", "Daha dar demokrasi" ile çözmeye çalıştılar.
Bilanço ortada: Kimilerine göre 40 bin, kimilerine göre ise 50 bin civarında can... Haritadan silinmiş köyler... Faili meçhuller. Mahvolan bir coğrafya... Ruh sağlığını yitirmiş milyonlar... Ve daha neler neler...
Üstelik ödenen bu ağır bedele rağmen güvenlik sorunu çözülemedi. Çözülemeyeceği de anlaşıldı. Dahası aynı politikalarda ısrarın uluslararası hukuk platformlarında Türkiye'nin başını ciddi biçimde ağrıtacağı da görüldü.
"Açılım" politikaları meşruiyetini ve toplumsal desteğini işte bu tespitlerden alıyor.
"Açılım" politikaları gücünü ise dünyadaki yeni gerçeklerden sağlıyor: Hiçbir devlet halkının bir bölümünü en temel, doğuştan sahip olduğu haklardan yoksun bırakamaz.
Hangi gerekçeyle olursa olsun. Ayrıca hiçbir devlet kendi topraklarını bombalayamaz, ormanlarını yakamaz, köylerini boşalttıramaz, insanlarını göçe zorlayamaz...
"Açılım" politikalarının ivediliği ise uluslararası konjonktürün dayatmalarından kaynaklanıyor. Bu Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Ortadoğu'ya kadar uzanan coğrafyaya çekidüzen verilmesinde Türkiye bir görev alacaksa, önce evinin içinde çekidüzeni sağlamak zorunda.
Bu da İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın belirttiği gibi, sürecin "Cesaretle", "İçtenlikle", "Kararlılıkla" götürülmesinden geçiyor.
Devamı için tıklayın.

Deniz Baykal'a mı benzesek, Tayyip Erdoğan'a mı? Mehmet Barlas

Deniz Baykal'a mı benzesek, Tayyip Erdoğan'a mı?
Yaşamlarına yön vermek aşamasında bulunan iki gencin tartışmalarına tanık oldum.
İkisi de siyasete ilgi duyuyorlardı ve ilerideki dönemlerde bir partiye katılmayı düşündüklerini söylemekteydiler.
Kendilerine bugünkü siyasetçilerden hangilerinin örnek olabileceğini irdeliyorlardı.
Gençlerden biri şöyle dedi:
- Benim idealim ileride Deniz Baykal gibi olmak. En akılcı ve en hesaplı siyaseti o yapıyor.
Elinin altında sağlam bir şirket gibi sağlam bir parti var. Ne yaparsa yapsın bu partinin sabit oyu yüzde 20 civarında... Böylece hem siyasette ana muhalefet lideri olarak ağırlığını koruyor, hem de iktidar olmayarak hiçbir risk almıyor. İktidardaki partiler ne yaparlarsa yapsınlar bunlara karşı çıkarak siyasi varlığını sürdürüyor.
Diğer genç bu sözlere şöyle itiraz etti:
- Hiç iktidar olmayı beklemeden tüm yaşamını siyasete adamanın ne anlamı olabilir ki?
Bence Baykal da iktidar olmak ve icraat yapmak istiyor ama oy almayı beceremiyor. Hatırla 1995'i... Tansu Çiller Hükümeti ile koalisyona katılıp Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak, Gümrük Birliği'ni gerçekleştirmek için kendisini nasıl ortalara atmıştı. Hatası o koalisyonu bozup erken seçimi zorlamasıydı.

Yıpratıcı bir süreç
İdeal siyasetçi olarak Deniz Baykal'ı gösteren genç, arkadaşının söylediklerini doğru bulmadığını şöyle anlattı:
- Diyelim ki kendine Deniz Baykal'ı değil Recep Tayyip Erdoğan'ı model olarak seçtin. Her konuda icraat yapıyor, Türk siyasetinin tabu konularını açılımlarla aşmaya çalışıyorsun. Ama ne yaparsan yap, toplumun belirli bir bölümünün sana karşı olan önyargısını yıkamazsın. Demokrasiyi zenginleştirmek istesen ya şeriatçılık, ya da bölücülük yapmakla suçlayacaklar seni. Dış siyasette yaptığı her açılımda aynı kesim seni bazen Amerikan uydusu bazen de Amerikan düşmanı olmakla suçlayacak.
Diğer genç arkadaşının sözünü kesti:
- Tamam da, bütün bu gürültü arasında seçmen de seni anlayacak ve iki dönemdir tek başına iktidar yapacak. Siyasete hizmet etmek için giren insanların, yıpratıcı saldırılara bağışıklıkları vardır. Bazı insanlar için yaşamın da, siyasetin de amacı kubbede bir hoş seda bırakmak değil midir?
Bu tartışma biteceğe benzemiyordu...

İki büyük reformcu
Aralarına girdim ve şöyle dedim:
- Kime benzerseniz benzeyin, sizden önce aynı mesleği seçmiş eski siyasetçilerin yaptıklarını iyi değerlendirin. Neticede başarılı da başarısız da olsanız, ne ebediyen iktidarda kalmak, ne de sonsuza kadar yaşamak mümkündür. Kimler siyasete girmiş ve kimler iktidar olmuşsa, hepsi ülkeye hizmet etmeyi amaçlamışlardır. Bunlardan bazıları çok büyük hizmetler gerçekleştirmiştir...
Bir nefes alıp şöyle devam ettim:
- Bana göre Cumhuriyet dönemi Türk siyaset yaşamında iki isim topluma ve devlete yeni ufuklar açmışlardır. Bunların başında Atatürk geliyor. O sade Avrupa için değil çağdaş uygarlık için de gerekli uyum paketinin en büyüğünü açmış ve kaderimizi değiştirmiştir. İkinci büyük değişimin mimarı Turgut Özal'dır. Özal döneminde Türk ekonomisi de, kent yönetimleri de dünya ile aynı titreşim katsayısını yakaladı, organize sanayi bölgeleri ile de Anadolu esnafı tüccar, zanaatkârı da sanayici oldu. Her alanda çağı yakaladık Özal döneminde.
Devamı için tıklayın.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Tarih CHP’yi kaydedecektir... Hasan Pulur

Onca hengâme, patırtı, gürültü, kavga arasında Onur Öymen’in Meclis’te CHP adına yaptığı konuşma kaynadı gitti, oysa önemli konuşmaydı.
Kim bilir, dün de Meclis’te kimler konuştu, kimler neler söyledi? Onur Öymen’in “10 Kasım”da yaptığı konuşma tutanaklarda kalacak...
* * *
Biliyorsunuz, “açılım” lafı ortaya atıldığından bu yana -ilk adı Kürt açılımıydı- herkes aynı şeyi soruyordu:
“Ne var bu açılımda?”
Kimse doğru dürüst bir şey bilmiyordu, hatta lafı ortaya atanların bile bilmediği iğneleniyordu.
Peki, kim biliyor, kim destekliyor bu bilinmeyen açılımı?
* * *
Onur Öymen’e göre, yabancılar, mesela İngiliz Dışişleri Bakanı:
“Ne tuhaf geçenlerde İngiltere Dışişleri Bakanı geldi, Türk hükümetinin Kürt açılımını kuvvetle destekliyorum, dedi. Biz İngilizleri tanırız, yıllardan beri, bilmedikleri bir şeyi desteklediklerini hiç duymadık, demek ki bizim bilmediğimizi onlar biliyorlar.”
“Açılım”ın ilk açılışını adamlar Silopi’de resmi üniformalarıyla, zafer işareti yaparak, davul zurnayla karşılanarak yaptılar; tepki o kadar büyüdü ki, açılımı açanlar, hatta Başbakan, “Sil baştan yaparız!” demek zorunda kaldı.
Onur Öymen de bu olaya değiniyordu:
“Adam dağdan inmiş, diyorsunuz ki; biz bunları serbest bırakıyoruz çünkü bunlar suç işlememiş. Nereden biliyorsunuz? Aktütün saldırısını, Dağlıca saldırısını yapanları tespit ettiniz mi tek tek? Diğer saldırıların tek tek sicilini tuttunuz mu, parmak izi ellerinizde var mı? Nereden biliyorsunuz? Bunlar dağa niçin çıktılar acaba, ellerine silah alarak niçin çıktılar? Oraya patates soymak için mi çıktılar, çay servisi yapmak için mi çıktılar? Dağda ne işi vardı bunların? Kim size bunların sicilini verdi, tezkiyesini verdi, suça karışmamışlardır diye? PKK’dan başka kim olabilir? Adamın üzerinde terörist üniforması var, zafer işareti yapıyor, orada bir siyasi partinin otobüsünün üstünde büyük bir törenle karşılanıyor. Eline silah alan, dağa çıkan adam serbest ama eline kalem alan insanın zindanda yatması normaldir sizin hukuk anlayışınıza göre. Silopi’de başka hukuk, Silivri’de başka hukuk... Sizin, devlete karşı baş kaldıran insana tahammülünüz var, hükümeti eleştirene tahammülünüz yok. Bir tanesi dağa çıkmış, bir tanesi konferans yapmış; dağa çıkan serbest, konferans düzenleyen, hükümeti eleştiren aylarca, yıllarca hapiste yatsın.”
* * *
Bazıları İspanya’da ETA’yı, İrlanda’da IRA’yı örnek gösterirler.
Onur Öymen de onlara der ki:
“IRA sorunu çözülmeden önce, 7 Nisan 2005’te, IRA bütün silahlarını teslim etmeyi kabul etti, kurulan bir komisyona son tabancasına kadar bütün silahları teslim etti. Sizin böyle bir projeniz var mı, PKK’ya bütün silahları teslim etmeden çözüm yok, diyor musunuz?”
Onur Öymen, bu soruya İmralı’dan cevap geldiğini belirtiyor:
“Bizim en çok yapabileceğimiz şey, ateşkesten ibarettir.”
* * *
Peki CHP ne diyor?..
Öymen diyor ki:
“Bizim görüşlerimiz belli. 1989 raporumuza bakın, 1991 tarihli yasa önergemize bakın, 2008 tarihli programımıza bakın, bütün bu konuları açıkça söylüyoruz. Etnik köken servetimizdir diyoruz, hazinemizdir diyoruz, saygı gösterelim, devlet olarak destekleyelim; milli kimlik, milli birlik, eğitimde Türkçe konularına siz sıcak bakarsanız, bunlara karşı çıkmazsanız... Biz diyoruz ki çağdaş bir ülkede etnik kökenli insanların bireysel hakkı neyse hepsini biz kabul etmeye hazırız.
Var mısınız?”
* * *
Devamı için tıklayın.
İletişim: yonetici@demokratikacilimanketi.com